Her insan hayatında zaman zaman değişikliklere ihtiyaç duyar.
Doğamıza aykırı yaşamak zorunda bırakıldığımızdan beri bu böyledir. Yaşadığımız
hayatlar aslında içinde hiç de mutlu olamadığımız gri birer tablo haline döndü uzun
zamandır. Buna bünyemiz bile tepki veriyor. Doktorlar televizyonda tekrarlayıp
duruyor; “Günümüz gıdaları sindirim sistemimize uygun değil, o nedenle mümkün
olduğunca çiğ sebzeler ve et tüketelim”. Sadece gıdalar değil, hemen hemen her
şey fazla işlenmiş artık dünyamızda. Haliyle sindiremiyoruz. İçinde yaşadığımız
kocaman şehirler, hızına ayak uydurmakta güçlük çektiğimiz iş hayatlarımız,
sevdiklerimize ayırabildiğimiz kısıtlı vakitlerimiz ve en önemlisi de durup
arkaya bakacak bir an bulamadığımız karmaşık yaşamlarımız aslında farkında
olmadan ruhlarımızı kemiriyor. Benim, küçüklüğümde en büyük korkum ileride
tempolu bir iş hayatım olmasıydı. Kendimi akışa bırakıp farkındalıklarımı
yitirmek, hayatı ve hayat sonrasını yakalayamamak, oturup düşünecek fırsat
bulamamak, rüzgarda salınıp gitmek hep ürkütmüştü. Ruhumun acıkması; onu
doyuracak yemek bulamamak, midemin acıkmasından hep daha çok endişelendirmişti
beni. Oysa büyüdüğümde gördüm ki, sadece bedenleri doyurmaya yaran kara bir
düzen var etrafta. Sürekli daha iyi bir evde oturduğumuzu hayal ettiğimiz, her
arabaya bindiğimizde daha iyisini ne zaman alabiliriz diye hesaplamalar
yaptığımız bir düzen. O kadar bunalıyoruz ki, soluğu alışveriş merkezlerinde
alıyoruz. Ne derin bir rahatlama ama! Bu yüzeysel yaşam tarzı, nefessiz suya dalmaktan
farksız. Özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde isimlerimizin önündeki
etiketler oldukça değerli. Bir çok Batı toplumunun aksine bu etiketler iş
hayatımızdan daha da çok sosyal hayatımızda işimizi görüyor. Dolayısıyla uğruna
vazgeçtiklerimiz oldukça fazla. Yeni bir etikete eriştiğimizde ilk yaptığımız,
sosyal paylaşım sitelerinde bunu duyurmak oluyor. Hayatı yaşayabildiğimiz
kısıtlı alanlardan elimize kalanı bu kadar çünkü. Tebriklerimizi bile buralardan
savuruyoruz dostlarımıza. Bu yeni oluşumlar tamamen sınırlı boş vakitlerimizin
suçudur. Her zaman her şeye sahip olma güdülerimiz önemini daima koruyor. Bu
rahatsız duyguları bizim toplumumuza kimler ne amaçla enjekte etmişti acaba?
Üniversite yıllarımdan bir teori aklıma geliyor. Teoride; “bir ülkeye mal ve
hizmetlerinizi satmak istiyorsanız önce kültürünüzü empoze etmelisiniz “ diyordu.
Geldiğimiz durumu buna bağlamalı mı bilmiyorum fakat görüyorum ki eskiye, her
şeyin daha az olduğu zamanlara duyulan bir özlem var çoğumuzda. Herkesin “O
zaman falanca yoktu ama bununla ne kadar mutluyduk” dediği cümleler etrafta
uçuşuyor. Bence sahibi olmaya çalıştıklarımızın, uğrunda vazgeçtiklerimize
değip değmeyeceği ölçümünü her insanın etraflıca yapmasının vakti geldi.
Terazinin hangi ucu ağır basıyorsa hayatlarımızı ona göre düzeltmeye bir
an önce başlamalıyız.
Belki bu karmaşadan hemen sıyrılamayız ama bugün kendimize
bir tatil verelim. Durduğumuz gün olsun bugün. Ne büyüdüğümüz, ne
küçülebildiğimiz. Bir maratonda koşarken birden durup arkamızı dönüp "Hey,
siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz, boş verin koşmayı, gelin bir şeyler içelim" dediğimiz
günümüz olsun bugün. Malum, hepimiz arada mahremiyete susarız. Ama ilk defa,
mahremiyetimizde yalnız kalmaktan korkmayalım bugün. Deniz kenarında küçük bir
kasabaya taşınalım. Pöfür pöfür rüzgar essin . Büyükçe bir bahçesi olsun evin. Evden yürüttüğümüz bir de işimiz olsun, sırf karın doyurmak için.
Bembeyaz bir ev olsun bizimkisi. Kapı ve pencere kenarları tatlı bir mor veya
koyu mavi olsun. Pembe çiçekler sarksın çatısından. Her şey hayal etmekle
başlamaz mı? Belki bu durduğumuz günde bir şeylerin temelini de atabiliriz.
Herkes bir yerleri özlüyor ama çoğumuz neresi olduğunu bile bilmiyoruz bu
yerin. Bedenlerimiz içinde kıvranıp duruyoruz. Bunu bize yapan gelecek korkusu.
Öyle büyük bir korku ki bu; tıktı bizi kalabalık şehirlere, kalabalık şehirlerdeki
minik ofislere, indirdi hayatımızı 1/7'ye.
